Betül Yazgan Mayıs 2018

KUTLAYALIM MI? YAŞAYALIM MI?

Rivayettir anlatılır; bir zamanlar bir köyde İbrahim adında safça bir delikanlı yaşarmış. Köylünün sevdiği fakat saf hallerinden dolayı güvenip kendisine iş emanet edemediği İbrahim, düğünün birinde illa ki davul çalmak istemiş. Köylüler her ne kadar güvenemeseler de İbrahim’in saf gönlünü kırmamak için kabul etmişler isteğini. Ne olacak canım alt tarafı bir davul deyip geçmeyin, o dönemler eşyanın zor bulunduğu zamanlar. Telgraf yok, telefon yok; hoparlör yok, ses sistemi yok! Elde bir davul var, köyde her ne olursa davulun sesi habercisi oluyor. Velhasıl köyün tek iletişim aracı olan davulu akşamdan istemeye istemeye İbrahim’e emanet etmişler. İbrahim’de delice bir sevinç, çocukça bir coşku… Bütün gece düğünde davul çalacak olmanın heyecanı ile uyku girmemiş gözüne. Sabah gün ışır ışımaz başlamış dilinden anlamadığı davula tokmağıyla vurmaya. Bir vurmuş iki vurmuş bakmış olmuyor, sesi herkes duysun diye başlamış bütün kuvvetiyle vurmaya. E tabi davul bu; gergin bir deri nihayetinde. Dayanamamış İbrahim’in kuvvetli darbelerine yarılıvermiş ortadan ikiye! Düğün saati gelmiş köyde ne ses var ne seda. Herkes davul sesi beklerken davulun yarıldığı haberi gelmiş. O günden sonra sonu başından belli olan her işe darb-ı mesel olmuş İbrahim’in davulu yarması. Yöreye has bir söyleyişle sonunu tahmin ettikleri her işe “İbraaamın davulu yaracaa akşamdan belliydi” der olmuş köylüler.

Nereden mi geldik İbrahimle davula? Sonunda cehennemden azatlığa kavuşmayı umduğumuz on bir ayın sultanını karşılayışımızdan. Malumunuz mübarek Ramazan-ı Şerif’in kapısındayız. Başı rahmet, ortası mağfiret sonu ise cehennemden kurtuluşumuzun müjdecisi olan bu mübarek günleri nasıl karşıladığımız nasıl geçireceğimizin, nasıl geçirdiğimiz ise akıbetinin habercisi zira.

 

Hem Mübarek Hem Medyatik???

Özellikle gazete, televizyon, radyo ve internet gibi kitle iletişim araçlarının tek elinde içi boşaltılıp, sermayeye dönüştürülen bir kutlu zaman dilimi Ramazan… Ney sesleri eşliğinde dönen semazenlerin bolca yer aldığı, hafif kirli sakallı Müslüman imajlı sunucuların deruni dini bilgileriyle zenginleştirdikleri! akredite ilahiyat hocalarının harcıalem fetvalarıyla şenlenen; metafizik açılımlı sırlı diziler, mevlit programları ve her yıl bant kaydından verilen mukabele yayınlarıyla başlayan medyatik Ramazan programları bir yana bir de Ramazan Eğlencesi, Ramazan Şenlikleri gibi adı mutlaka Ramazanlı bir şey olan ama Ramazan-ı Şerif’in ruhundan alabildiğine uzak tuhaf iftar sonrası eğlenceleri çıktı ki sormayın gitsin. Oruç tutan minikleri sevindirip, güldürmek için Hacivat Karagöz’den yola çıkılan iftar sonrası programları ramazandan, oruçtan bihaber günaha davetiye çıkarırken sanat yaptıklarını iddia eden şarlatanların boy gösterdiği eğlencelere dönüştü. Oysa bu mübarek zamanlar insanların zevklerine ve nefislerinin arzusuna göre şekillendirebilecekleri bir festival dönemi değildir asla! Hele ki Müslümanların ve Müslüman olduklarını iddia edenlerin günaha düşmeyecek şekilde şeytanın bile aklına gelmeyecek hilelerle masumlaştırdıkları bir eğlenme, toplanma veya helal ticaret üretme zamanı hiç değildir!

Bu dejenere olma hali öyle bir noktaya geldi ki bin aydan hayırlı Kadir Gecesi’nde Kur’an-ı Kerim tilavetlerinin yankılanması gereken Sultanahmet Meydanı’nda havai fişekler patlatılır oldu.

Bir de israfın normalleştirildiği iftar çadırları faciası var ki gelinen noktada Müslümanlar olarak halimiz içler acısı. Bütün günü sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak adına yiyip içmekten uzak geçirdikten sonra “…Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez!” [1] emri ilahisini hiç duymamışçasına çöpe giden onca nimetten bahsediyorum.

İbadeti ubudiyet tahtının tacı edinmiş bir Peygamberin ümmeti olarak ve sıradan adetleri bile ibadete tebdil için elinden gelen tüm gayreti harcamış bir kültürün mirasçıları olarak ibadeti eğlenceye dönüştürmek, hele ki özü Allah’tan maada her şeyden el çekmek olan ramazan ayını festival ve kutlama zamanı gibi algılayacak nesillerin sebebi olmak akla mantığa sığar gibi değil.

Cevabını ciddiyetle aramamız gereken onlarca soru geliyor insanın aklına: Nedir ramazan? Nasıl yaşanmalıdır? Ramazanın eğlencesi var mıdır? Yoksa bizim eğlence sandığımız o içimizde kaynayıp duran şey aslında sadece ruhlarımızın hissettiği çok özel bir rahmet tecellisinin titreşimleri ve orucun neş’esi midir?

 

Rızaya erdiren Nebevî Ramazan programına buyrun!

Elbette ki, Ramazan’ı Ramazan yapan, onu diğer aylardan ayıran, orucu üzerimize farz kılan Cenâb-ı Hakk’ın ona yüklediği kudsiyet ve manadır. Hâl böyle iken Allah Teâlâ’nın emirlerine muhalif olan hangi davranış ve fiil Ramazan’ın ruhuna uygun olabilir ki? Bu özel günlerin içini doldurmak, şekillendirmek ve yapılacaklar konusunda hiçbir katkımız ve yetkimiz söz konusu değil aslında. Zira bu kutlu ayı bizlere bahşeden Allah Teâlâ, bu zaman dilimini nasıl geçireceğimizi de belirlemiştir. Yol haritamızı da bizzat Habibi’nin (sav.) vasıtasıyla çizmiştir. Tek önderimiz ve örneğimiz olan Allah Resulü (sav.)’nün Ramazan programını takip etmek, tavsiyelerine uymak yeterli:

1.Sade bedenle değil kalb ve zihinle tutulan bir oruç

2.Fazlaca sadaka

3.İnsanlardan uzaklaşıp, Allah’a yakınlaşmaya çaba

4.Gece ibadetleri ve özellikle teravih

5.Kur’an-ı Kerim tilaveti

Efendimiz (sav.)’in ana hatlarıyla çizdiği bu programa uymayan hiçbir uygulamanın ve fiiliyatın Allah’ın rızasına uygun olacağını iddia edemeyiz. Kendi kendimize ibadetler ve Müslümanca olduğunu savunduğumuz uygulamalar icat etmek fani dünyaya ebedi değerler yükleme çabasından öteye gitmiyor ve gitmeyecek de. Sonu başından belli çünkü İbrahim’in davulu gibi…

Bir kere her şeyden önce Ramazan’ın bir arınma ve imbikten geçme ayı olduğunu unutmamak gerek. İçinde namazı, Kur’an’ı, insanı ve toplumu derinden bir idrâkin olduğu; ilk teravihi kılarken, ilk sahura kalkarken, ilk niyetimizi ederken İslam dairesine girdiğimizin farkında olmamız ve artık teneffüs ettiğimiz havanın bile baştan sona rıza-yı ilahiye uygun olmasına azami dikkat etmemiz gereken bir ay Ramazan. Ve nasıl bir ruh ile başladıysak, yılmadan, yorulmadan, gevşekliğe ve tembelliğe kapılmadan aynı aşkla ve şevkle tamamlayıp, hayatımızın geneline yaymamız gereken bir kutlu zaman dilimi, bir çeşit hazırlık programı özünde.

 

Anlatılmaz yaşanır…

Günlük hayat akışımız içinde seksen küsur senelik ömürlerimiz için evler inşa edip, mallar edinirken, her durumdan kâra geçmeyi hesap edip üç kuruşluk indirimler için mağaza mağaza gezerken ebedi bir kazanç mevsimi olan Ramazan-ı Şerif’e bigâne kalmak… Ebedi kazancın getireceği sevinçleri elimizin tersiyle itip geçici ve sahte sevinçlerin peşine takılıp sürüklenmek...

Ramazan ayı her anıyla bir fırsatlar, kazançlar akabinde sevinçler ayıdır. Bir ay hayal edin ki, ilk gecesi olunca gök kapıları açılır. Hiçbir kapı kapalı kalmaz. Son gecesine kadar böyle kalır. Her gecesinde teravih kılana, Allahü Teâlâ, her secdesi için bin beş yüz sevâb yazar. Onun için Cennette kırmızı yakuttan bir ev yaptırılır. Bu evin altmış bin kapısı olur. Her kapının yakutla süslü altın köşkü olur. Mü'min bir kimse, Ramazân-ı şerîfin ilk günü oruç tutarsa, bütün günahları mağfiret olur. Ramazân-ı şerîfin her gününün orucunun üstünlüğü, sevâbı böyledir. Her gün, onun için yetmiş bin melek, sabah namazından akşam güneş batıncaya kadar af ve mağfiret isterler. Bu ayın gece ve gündüzündeki her bir secde için, Cennette bir ağaç dikilir. O kadar büyüktür ki, bir atlı, bu ağacın gölgesinin bir başından bir başına beş yüz senede ulaşır."[2]

Ve yine Resul-i Ekrem (sav.)’ den rivayetle "Ramazân-ı şerîfin ilk gecesi olunca, Allahü Teâlâ kullarına rahmet nazarı ile nazar eder. Allahü Teâlâ rahmet nazarı ile baktığı kuluna, asla azâb etmez. Bu ayın her bir gününde, Hak Teâlâ, bir milyon âsîyi Cehennem ateşinden azâd eder. Ramazân-ı şerîfin yirmi dokuzuncu gecesi olunca, bütün bir ay boyunca mağfiret ve azâd olunan kadar daha, mağfiret ve azâd olunur. Fıtr bayramı gecesi olunca, melekler yerlerinde duramaz olurlar. Allahü Teâlâ, hiçbir kimsenin vasf edemeyeceği şekilde nûru ile tecellî eder. Bayram sabahı Müslümanlar namaz için câmilere toplanınca, Allahü Teâlâ meleklere; "Ey melekler, işini bitirenin karşılığı nedir?" diye sorar. Melekler; "Ücretini tam vermektir" derler. Allahü Teâlâ, "Ey meleklerim şâhid olun! Ben ki, Allahım, onları mağfiret ettim" buyurur.

Ramazan’ın neşesi de akabinde sevinci de şenliği de bu müjdelerde gizli değil mi? Okuyunca bile içinizde kelebekler uçuşmuyor mu? Bütün müjdeler bir yana da Cenâb-ı Hakk’ın övgü dolu hitabına muhatap olmak, olabilmek… Sevinçlerin en büyüğü değil midir sizce de? Bal bal demekle nasıl ağız tatlanmazsa anlatmakla da bu sevinçleri ve gönül neşesini anlamak mümkün değil. Tatmayan bilmez; doymak için yemek, kanmak için içmek gerek. Orucu yaşamak, teravihi yaşamak, sahuru, iftarı, ikramı ve müjdeyi yaşamak gerek. Yoksa sıyamsız, kıyamsız ve de Kur’ansız bir ayın yılın diğer aylarından farkı yoktur. İsterseniz bir ay değil kırk gün kırk gece şenliklerle Ramazan’ı kutlayın…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Araf 31

[2] Ebû Muhammed Hasen Semerkandî’den rivayetle

'Farkta ol, farkında ol'