Betül Yazgan Çicek Haziran 2018

ZÂHİRDEN BÂTINA İSLAM

 

 “Şeriat tarikat yoldur varana

Hakikat marifet andan içeru”

der Koca Yunus asırlar öncesinden bugünün şeriatsız tarikatlarını ve tarikatsız şeriatçılarını görmüşçesine. Der ki şeriat de tarikat de birer yoldur varmasını bilene; hakikat ile marifet ise ancak sonraki menzillerdir. İkisi birbirinin zıddı ve birbirinden ayrı değildir. Zamanımızda ise şeriatsız tarikatlar ve tarikatı reddeden şeriatçılar tabiri caizse ümmetin inanç atlasında cirit atıyorlar. Oysaki bu ikisi birbirini tamamlayan iki disiplin. Biri İslam’ın zâhirî yönünü diğeri ise bâtınî yönünü ikmâl için var. Ali el- Kârî, Mirkatü’l Mefâtih isimli eserinde “Kim fıkıhla meşgul olur da tasavvufi terbiye görmezse fâsık olur. Kim tasavvufla meşgul olur da dînî ilimleri bilmezse zındık olur. Her kim de bu ikisini cem ederse hakikate nail olur.” Diyor. Meselenin özü özeti bu aslında. Biri olmadan diğeri tamamlanmıyor anlamını bulmuyor, tek kanatlı kuş misali.

 

Beden Şeriat ise Tarikat Ruhtur…

Şeriatın lügat manası, "insanı bir ırmağa, bir su kaynağına götüren yol" demektir. Bu fiilin mastarı olan şeriat, "geniş suyolu" manasında kullanılmıştır.[1] Elmalılı Hamdi Yazır ise şeriatı “Lügatte bir ırmak veya herhangi bir su membaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyyeye ve saadet-i hakikiyyeye ulaşması için, Allah Teâlâ’nın va’z u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir.”diyerek açıklıyor.  Yani şeriat bizzat dindir, din-i mübin-i İslamdır diyor.

Tarikata gelince, tarikat yol demektir; İslam’ın iç cephesini, manevi ve ahlaki boyutunu oluşturan tasavvufun kurumsallaşmış halidir. Menzile, maksuda varmak için bir araçtır. Şeriat din ülkesi ise tarikat da o ülkede hakikat menziline varmayı kolaylaştıran yollardır. Tarikat, şeriatın zühdünü, takvasını, verâsını ve Kur’an’daki tanımlaması ile “etkâ”sını anlamaya denir. Biri diğerinden ayrı değil, her ikisi iç içedir. Beden ve ruh gibi… Böyle bakıldığında ikisi arasında insanı kemâle ve mükemmele taşıyan kopmaz bir bağ olduğu aşikârdır. Nitekim büyüklerimiz “Şeriatsız tarikat zındıklık, tarikatsız bir şeriat da ahmaklıktır.” Buyurmuşlar.

Şeriatın hedefi hakikate nail olmaktır. Bütün kötü huyları terk, emir ve yasaklara uymak ile ahlak-ı Muhammediyye’yi celptir. Ancak onun meyvesini almak ve ondan nasiplenmek bazı koşullara bağlıdır. Tarikat ise bunu kolaylaştırandır. Dinde kişiyi sabitleyen, titizlik kazandıran, dikkat yeteneğini geliştiren, görüşünü keskinleştirendir tarikat.

Topyekûn bir şuur hali olan tasavvufta amaç imanı ihsan mertebesinde aşkla yaşamaktır. Hayatın med-cezirleri ve sürekli değişen şartları arasında kalb âlemini korumak, itiraz ve isyan şöyle dursun hüsn-i kabulle her geleni kabul edip daima güzel bir kul olabilme maharetini sergilemektir. Tıpkı şer’î hükümlerle zahirimizi (cismimizi) günahtan koruduğumuz gibi…

Hz. Ali (ra.) sarhoşluk dört çeşittir buyuruyor: Şaraptan dolayı olan sarhoşluk, maldan dolayı olan sarhoşluk, uykudan dolayı olan sarhoşluk ve güçten kaynaklanan sarhoşluk.”  Meseleye şeriat noktasından bakarsak ilk sarhoşluk tanımında şarabın hükmü belli fakat kalan üçünü nasıl açıklayacağız? Tam da bu noktada İslam’ın batınî yönü dediğimiz tasavvuf devreye girer. Ehl-i tasavvuf şeriatı kabul eden zahirde onun kurallarına riayet eden kimsedir. Bunun fıkhın bir meselesi olduğunu bilir ve öylece eksiksiz uygular. Fakat buna ilaveten batınını da yaptığı ibadete veya amaçladığı hüsn-i ahlâka rabt ederek dört başı mamur bir hal edinmeye çalışır ki bu bizzat ahlâk-ı peygamberidir.

Cehaleti izale için nasıl ilim gerekiyorsa ruhun kemali için de nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye şarttır. Bunu da sağlayacak olan da ancak manevi terbiyedir. Örneğin taharet dinimizin temelidir ki Cenâb-ı Peygamber (sav.) “Temizlik imandandır.” buyuruyor.  Şeriat bunun için gusül, abdest ve teyemmümü şart koşuyorken tasavvuf şeriatın temizlik ahkâmına ilaveten kalp de temiz olacak der. Şeriat dışı, tarikat içi temizler. Dış temizlenmeden iç temizlenmediği gibi içi temizlenmemiş bir dış temizliği de şekilden öteye gidemeyecektir.

 

İslam’ın gülen yüzüdür tasavvuf…

Cenab- Hakk bütün insanlığı mükellef kıldığı dini vecibeleri tayin ederken kullarına verdiği takatin asgari seviyesini esas almıştır der büyükler. Farz ve vaciplerle amel edip haramlardan kaçınarak Cenab-ı Hakk’ın verdiği kulluk vazifesi asgaride yerine getirilebilir pek tabii. Cennete talip olmaya da yeterlidir bu lakin bu bir okulun herhangi bir sınıfından geçer notla mezun olmaya benzer. Peki, Cenâb-ı Hakk’ın kendi nurundan ruh üflediği kulları içinde bu nuru izhâr edecek, yaradılışının bütün hakikatini kulluğu ile payidâr edecek istidâd sahibi kullar yok mudur?  Elbette ki vardır. Bu istidâdlı kullara nafile ibadetler, zühd, takva, ihsan gibi faziletlerle menzil aldıracak yol da açık tutulmuştur. Bu yolun takipçileri olan tarikatlar vesilesiyle de Ebu’l Hasan Harekânî, Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahauddin, Aziz Mahmud Hüdayî, Abdulkâdir Geylânî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî gibi ubudiyet tahtının sultanları yetişmiştir. Onlar sayesinde İslam’ın mütebessim çehresi asırlara yayılmış, din-i mübin-i İslam ve ahlâk-ı Muhammedî noksansız anlaşılıp yaşanmıştır.

Yoksa günümüzün kuru, lafızcı ve dini sade şekilden ibaret kabul eden anlayışının ileri sürdüğü gibi İslam, soğuk, kasvetli ve zorluklardan müteşekkil bir din asla değildir. Din böyle olmadığı gibi ehl-i tasavvuf da şirke düşmüş, cahil, şeriate muhalif, dinin emir ve yasaklarını hafife alan kimseler asla değillerdir. Ve hatta tasavvuf kal’asının burçlarından Gavsu’l-Âzam Abdulkâdir Geylanî (ks) Seri es-Sakati’den (ks) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

“Tasavvuf üç şeyin manasının ismidir.

1.Sufinin marifet nuru, verâsının nurunu söndürmez. İrfanı arttıkça ameli fazlalaşır.

2. Kitap ve sünnetin zahirine ters düşen batini ilimler konuşulmaz.

3.Allah’ın haram sırlarını aşan kerametleri barındırmaz.”

Velhâsıl meseleye eksik bilgilerimizle kendi dar pencerelerimizden değil de ehliyetli, kalb-i selim ve akl-ı selim sahibi büyüklerimizin pencerelerinden bakmanın lüzumu aşikâr. Şeriatın da tarikatın da ancak bir ve beraber olduklarında kulu hakikate ve marifete götüreceğini kabul edip hayatlarımıza buna göre nizam vermek elzem.  

 

 

 

 

 

 

[1] Ragıp El Isfahani-El Müfredat fi Garibi'l Kur'an- İst: 1986, Sh: 379

'Farkta ol, farkında ol'