KULLUK TALİMİNDE BİR VİRÜS DERSİ

photo (20).png

      Özgürleşiyorduk… Çünkü özgürleşmek, sonsuz olmayana tamah etmemekti...Özgürleşiyorduk… Çünkü özgürleşmek, sonsuz saydığımız zamanın ve mekânın ötesindeydi... Özgürleşiyorduk acziyetimizle yüzleştikçe! Ve özgürleşiyorduk kulluğumuzu idrak ettikçe...

       Hayat pespaye bir koşuşturmacadan ibaretken ne çok putlar dikmiştik gönül Ka’besine... Ne çok ve ne boş üzüntüler, kederler, sevinçler yasamıştık. Kul olmaktan çıkıp kendi altın varaklı saraylarımızda ilahlığa soyunmuştuk da haberimiz yoktu. Hakikate kör ve sağır kesilip bir rüya ve eğlenceden ibaret olanın peşine takılıp gitmiştik… Öyle bir tantananın içinde yitirmiştik ki iç sesimizi, sağır kulaklarımıza aldırmadan avaz avaz özgürlük marşları söylüyorduk. Celladına aşık maktul misali vurgunduk zincirlerimize ve her gün yeni bir halka ekliyorduk ellerimizle. Kendi özüne sağır aleme kör, koşup duruyorduk oradan oraya.

        Ta ki her zerremizin sahibi olan Rabbimiz zerreden küçük ordusunu üzerimize salana kadar! Silikleşti dünya… Önce siyah beyaz televizyonlar gibi cızırtılı sesler duyduk karıncalı ekranlarında kalplerimizin sonra gittikçe kayboldu görüntü ve hayatın şalterini indirdi görünmeyen bir el... Hayata, dünyaya ve adına yaşam dediğimiz o mutantan koşuşturmacaya neşter vuruldu adeta kangren olan kulluğumuza şifa niyetine. Önce evlerimize kapandık güvende olacağımızı sanarak. Sonra sevdiklerimizden uzaklaştık yavaş yavaş. Adına sosyal mesafe deyip kendi alanlarımızı oluşturduk sonra. O kadar izole ettik ki kendimizi maskelerin ardına saklandık, ellerimizi eldivenlere sardık…

      Uzaklaştık... Uzaklaştık... Uzaklaştıkça kendimize yakınlaşacağımızı bilmeden uzaklaştık. Asıl olana, öz olana, şah damarımızdan daha yakın Olan’a (CC) yaklaşmanın tek çaresinin uzaklaşmak olduğunu bilmeden uzaklaştık. Dipsiz bir kuyuya düşmek gibiydi… Hareket yok, renk yok, ses yok… Yusuf’un (as.) kuyusunda, Yunus (as.) ile beraber balığın karnındaydık. “La ilahe illa ente subhaneke inni küntü minezzalimin” devranındaydık. Acziyeti itiraf ve kulluğu kabul mihrabındaydık. Şer gibi görünen bir zamanda biz, zamanı ve mekânı aşıp Rabbimizin kapısında bulduk kendimizi.

         Bileti ilahi takdirle kesilmiş bir yolculuk fırsatıydı bu kadrini bilene. Ait olduğu yere, Rabbine varana kadar kendi içinde kendini bulma yolculuğuydu...Acziyetimizi inkâr prangalar vurmuşken ayaklarımıza, anahtarı oldu bir küçücük virüs kilitlerimizin. Allah imhâl eder ihmâl etmez derdik hep, (hâşâ) ihmâl etmedi fakat imhâl da etti. Müddet verdi her birerlerimize kendimize dönmemiz için. Fırsat tanıdı. Kendine dön! Kendini bil! Ancak kendini bilirsen bilirsin Rabbini! Dedi Rabbliğinin lisanıyla. Topyekûn hataya düşen kullarının terbiyesiydi bu mühlet. Öyle bir terbiye ki... Anlayana çok şeyler anlattı mikroskoplarla görülebilen bir varlık. Anlayana ve anlamaya gönlü olana...Zengin fakir, genç yaşlı, siyah beyaz, kadın erkek eşitlenmişken virüs dersinde ilk ödevimizdi Allah katında üstün olanın ancak takvaca üstün olanlar olduğuna iman.

     Ve iman ettik bir kez daha sınanacağımıza: mallarımızla, evlatlarımızla, canlarımızla… Beşerdik sonuçta! Hatalarımızla beşer tövbemizle insan olacaktık atamız  Adem as. gibi. Ve kul olacaktık acziyetimizi itirafla. Hani

diyordu ya yazar, “Hangi kapının eşiğinde bekleyeceğimi bulduğumda kaybediyorum dünyadaki yerimi” (Mehmet Ali Yafez, “Gölgedeki Sessizlik”) Biz de dünyadaki yerlerimizi boşalttıkça bulacaktık belli ki tövbe kapısının

eşiğini.

       Masiva karanlığında yolumuzu bulalım diyeydi belki bu cendere. Kulluğun sıratında güzel bir sabırla sabredip acziyetini itiraf edebilenlerin kazanacağı,nefsinin dizginlerini eline alamayanların ve yaşananların ancak ve yalnız

Allah’tan olduğunu anlayamayanların kaybedeceği bir zorlu sınav... Gecenin en karanlığı sabaha en yakın zamandır klişesinin talimindeydik belki de. Kimbilir…

        Sabır… Biraz daha sabır... Bir incecik örümcek ağını kulunu ve Elçisini (sav.) korumak için vesile kılan Rabbimiz, küçücük virüsü de bizlerin hidayetine vesile kılmayı murad etmişti belki kim bilir… Zira yaratılan hiçbir şey

göründüğü kadar değildir.

          Dua edelim ki buhranımız bize kulluğumuzun bürhanını getirsin.

         Ve dua edelim ki Rabbimiz bizleri affetsin!

'Farkta ol, farkında ol'