Bahar Konur / Şubat 2018

Tüketirken Tükenmek…

Kayıp kazanç dengesi kurabilmek ve bu aritmetikten kazançlı çıkabilmek sade işletmelerin değil, insan ömrünün hülasası. Tabi bir de kazanç ve kaybın, çoğalmanın artmanın tanımları gerekir. Alarak – satarak yani nicelik ile hesap tutulan bir çağdayız. Tüketim kodu olarak da var olmanın göstergesi, hayatı doya doya yaşamak olarak sunuluyor.

Hayatı bir pazar olarak görenlerden misiniz? Siz belki değil ama birilerinin sizi daima potansiyel müşteri olarak gördüğü su götürmez bir gerçek…

Kim bunlar ve neden böyle? Biz fert olarak işin neresindeyiz?

Her mala müşteri var,  ama müsterisi olmayan da var bu dünya pazarında. Değerli veya değersiz bulunanlar olduğu gibi sırf etrafı kalabalık olduğu için talip olunanları da unutmamak lazım. Göze güzel görünen ve gösterilenler... Canın çektiği dediğimiz türden hani... Hele ahir zamanda her yandan almaya, harcamaya ve bunun içinde çok kazanmaya müthiş bir teşvik var. Arz oluşturmak, ihtiyaçları artırmak ve bunun için de devamlı üretmek ve tekrar tüketmek gerekiyor. Bu aslında bireylere devamlı bir eksiklik, mutsuzluk duygusunu da yaşatırken bundan kurtulmanın yolu olarak da yine tüketmek tavsiye ediliyor. Ve buna göre de talep canlı tutulmaya çalışılıyor. En büyük görev bu konuda elbette medyaya düşüyor.

1950’ liden sonra hızla bir dönüşüm oldu toplumlarda. Artık adımız tüketim toplumudur. Daha çok kar sağlamak için mal üretimi artmış ve buna uygun piyasa oluşturulması gerekmiştir. Yani biz talep eder görünsek de asıl belirleyici üreticiler olmaktadır. Tabi sistemin işlemesinde insani zaaflar büyük bir önem taşımaktadır.

 

İnsan zayıf yaratılmıştır...

İtibar sağlayan şeylere sahip olmak, kazancın nihai hedefi olabilir. Arabalar, cep telefonları, ev, mobilyalar veya kıyafetlere sahip olmak değerli görülmek için önemlidir. Toplumda sınıf atlamanın bir aracı olarak görülür ve medyanında katkısı ile bu algı toplumda yaygınlaştırılır ve biz gerçekliğin dışında bir dünyanın içinde buluruz kendimizi. Markalar aracılığıyla  aslında imajlar satın alırız. Markalar pahalı gelince de üretim sektörü imitasyonları devreye sokar nasılsa..

Mutlu olmak herkesin hakkı ama nasıl? Cevap basittir tabi ki satın alarak! Satın alırken kısa bir mutluluk yaşarız ve her zaman yeni bir ürün çıkacağı fikri mutlu olma umudumuzu diri tutar. Aslında mutlu olma vaadi bile gerçekçi değildir. Çünkü bu kadar metaın alınıp tüketilme yarışı bile başlı başına bir stres kaynağıdır.

Üstünlük halisinasyonları nefsi dürtülerimizin sonucudur. Tüketim toplumunda bireylerin bu üstün olma hayali maddi veya hizmetler ile karşılanır. Üst sınıf gibi yaşamak, belli mekânlara gitmek, pahalı bir tatil yapabilmek mesela...

İmaj başkasının zihninde bırakılmak istenen izlenimdir. Kim olmak ve nasıl algılanmak istiyoruz? Daha zeki, daha yetenekli, daha çekici, daha zengin vs. İşte bununla ürün etiketlenmiştir ve neticede biz de bu imajı satın alırız. Nefsi böylece de parlatmış oluruz. Artık olmak istediğimiz kişiyizdir.

İhtiyaçlar gerçekten sınırsız mıdır? Sanılanın aksine ihtiyaçlar bitmez değildir. Ama bu düşünce elbette kapitalizm için uygunsuz kaçar. İstekler ihtiyaçlarla karışır ve satın almanın önü açılır. Arzulara gem vurmak zor olunca ihtiyaç olarak görmek harcamalarda vicdan azabını azaltır böylece. Bir tane yeten şeyden on, yirmi, otuz tane olması dâhil olunan sınıfa göre ihtiyaç olur çıkar. İhtiyaçların şişirilip büyütülmesi neticede daha çok kazanma hırsını kamçılar, haram ve helale dikkati azaltır ne yazık ki...

Biriktirme ve meta-ı gurura post - kapitalist sistem ile nazikçe ikna ediliyoruz. Varolan nefsi kaygılar ile biriktiriyoruz, azlık ve sade yaşantı usulca hayatımızdan çekiliyor. Çalışıp sonuçta kazanıyorsak elbette harcama keyfini de, biriktirip güvende olma hissini de yaşamak istiyoruz. Nasreddin Hoca’nın ‘Ye kürküm ye!’ fıkrası gibi saygın olma, popüler olma fikri küçükten büyüğe, alt sınıfta üst sınıfa benzemek, üst sınıf daha da ulaşılmaz olmak için koşuşturup duruyor dünya yarışında.

Gösterişci tüketim başkalarının kıskançlık damarını kabartacak şekilde yaşantı ve alınan ürünlerle üstünlük kurmaya çalışmak duygusu meselenin özüdür diyebiliriz.

Tabi dindar insanlar da bu cemiyette yaşıyor. Olup bitenlerden herkes gibi onlar da etkileniyor. Üretenler asla paranın rengine bakmıyor ve kimden geldiğine. Müteddeyin insanlar için de markalar, hizmetler üretiliyor ve burjuva sınıfı dindarlar arasında da böylece doğuyor. Marka örtü takmadı, kıyafet giymedi diye arkadaşını gruba almıyor mesela. Umreler, tur seyahatine dönüşüyor vip hizmetlerde sınır tanınmıyor. Tehlike çanları işte o zaman çalıyor.

Biz de insanız...

Dünyadan nasibimizi unutmayacak, güçlü Müslüman’ın zayıf Müslüman’dan üstün olacağı Nebevî tembihlerini iyi belleyecek, hikmetini iyi kavrayacağız. Nimetini kulunun üzerinde Yaradan’ın görmek isteyeceğini, güzel giyinmenin kibir olmadığını yani kısaca ayet ve hadisleri nefsi isteklerimize payanda yapmadan, ahir zaman fitnesinin ateşinin eteğimize düşmesinden çekineceğiz. Hayatta neler olup bittiğini, sistemi ve işleyişi kavramanın nefsin ve şeytanın hilelerini tanımak kadar önemli olduğunu da asla unutmadan yaşamak zorundayız.

Yoksa uyuyanları uyuyandıramayız...

'Farkta ol, farkında ol'